Trapist. The Golden Years. Staubgold

Bu yazı Cazkolik web sitesi için hazırlanmıştır.

Trapist’in Staubgold etiketiyle 2012 yılında yayımlanan The Golden Years çalışmasından bahsedeceğiz bu yazımızda. Aynı zamanda radyo programcısı ve DJ olan Markus Detmer önderliğindeki Staubgold uzun yıllar boyunca Berlin’den yön verdiği yolculuğuna şimdilerde sınıra yakın küçük bir Fransız sayfiyesinde devam ediyor. Staubgold başlangıç yıllarında daha ziyade abstract / electronica arasında salınan albümlere kataloğunda sıklıkla yerverse de zaman içinde free jazz, folktronica, gibi alternatiflere de kucak açan ve çok daha zengin bir müzikal yelpazesinin yansıması olan bir güzergaha girdi demek mümkün. Trapist’in The Golden Years albümü de bunun en somut örneklerinden biri.

Öncelikle kısaca bir ekibe göz atalım derim her zamanki gibi. Trapist davulda Martin Brandlmayr, gitar ve elektroniklerde Martin Siewert ve basta da Joe Williamson’dan müteşekkil bir üçlü. 2000’den bu yana birlikte çalan ekip 2002’de ilk albümleri Highway My Friend’i Hut / Hatology ve 2004 yılında da ikinci albümleri Ballroom’u Thrill Jockey etiketiyle yayınladılar. Basçı Williamson; Eugene Chadbourne, Steve Beresford ve Sven-Ake Johansson gibi isimlerle ortak çalışmalarda yer almış bir isim. Gitarist Siewert ise Taku Sugimoto, Wayne Horvitz, Kammerflimmer Kollektief ( bu sayfalarda daha önceden bir albümünü değerlendirmiştik: http://tinyurl.com/au6t7kl), Ken Vandermark, Christian Fennesz, Kevin Drumm ve Otomo Yoshihide gibi oldukça kalburüstü isimlerle birlikte çalışmış “marka” bir müzisyen adeta. Deneysel electronica ekibi Radian’nın üyesi olan davulcu Brandlmayr ise aynı zamanda Polwechsel ve Autistic Daughters gruplarında da yeralıyor ve yine Axel Dörner, Fennesz, David Sylvian, Sachiko M, John Tilbury, Ken Vandermark ve Otomo Yoshihide gibi isimlerle çalışmış bir müzisyen olduğunu no edelim ve albüme geçelim.

Albümde oldukça uzun sayılabilecek dört parça var. Açılışı sakin girişiyle The Gun That’s Hanging On The Kitchen Wall yapıyor. Sekiz dakikayı aşan süre içinde birkaç defa temponun yükseltip bir anda sakinleştiği bu parçada daha ziyade post rock etkileşimleri görmek mümkün. Minik gitar dokunuşlarıyla açılan perde daha sonraki dakikalarda kaotik bir ortama fırsat tanımadan adım adım zenginleşiyor. Öte yandan orta pasajlarda yer alan çeşitli perküsyon sesleri arka planda gevşek tribal bir atmosfer yaratıyor. Trapist’in albüm boyunca süregiden daha oturaklı ve şarkı formatındaki doğaçlamalarının güzel yansımalarını içeren parçada özellikle vurmalılar bir adım daha önde. Temponun düştüğü bölümlerde sırasıyla rol kapan davulun toparlayıcılığı ve gitarın yolgöstericliği özellikle dikkat çekiyor.

The Spoke and The Horse hafif ambient vurguları ve minik elektronik cızırtılarla başlıyor. Uzayıp giden ses kümeleri adım adım daha gergin bir atmosfer yaratırken, gitarın minik kükremeleri arasında ilk parçaya oranla enerjinin yukarı çekildiğini an ve an hissedebiliyorsunuz. Doğaçlama vurgusunun bir adım daha ön planda olduğu bu parçada gitar diğer enstrümanlara kıyasla daha belirleyici. Bu dakikalarda enstrümental bir albüm dinliyor olsak da bizimle temasa geçmeye çalışan ve derdi olan bir müzikle karşı karşıya olduğumuz biraz daha net hissediliyor. Parçanın sonlarında ise elektroniklerle davuldan çıkan minik melodilerin karşılıklı konuşmalarına tanıklık ediyoruz. Bu ara pasaj sanki biraz daha derinlere çekiyor dinleyeni. Loş, az renkli ve sakin bir ara katmana doğru.

Sırada albümün en kısa parçası olan Pisa var. Parçanın ilk notalardan itibaren kendini belli eden hırçın bir tavrı var. Daha olgun ama içten içe daha öfkeli dakikalar bizleri bekliyor sanki. Gitarın daha atak bir kimliğe büründüğü bu anlarda diğer enstrümanlar adeta onu sakinleştirmeye çalışıyorlar. Ara ara denge sağlansa da albümün en derinlikli parçasıyla karşı karşıya olduğumuzu söylemek mümkün.

Albümün kapanışı yaklaşık 15 dakikayı bulan süresiyle Walk These Hills Lightly ile yapılıyor. Parça oldukça donuk ve sessiz başlıyor. Adeta bir sis perdesi ardında salınan müzik dakikalar geçtikçe adım adım kendini göstermeye başlıyor. Diğer parçalara hafiften sirayet eden gerginlik hissi ilk dakikalarda yine ön planda. Yankılanan vuruşlar, zorlukla duyulan ekolu elektronikler ve bunların arasından başgösterme cesaretini sergileyen bas ve gitarın girişiyle parça biraz daha ete kemiğe bürünüyor. Son bölümde öne çıkan dingin gitar arpejleri ile birlikte güçlenen pastoral bir anlatım parçaya ekstra bir lezzet katıyor.

Trapist’in uzunca bir aradan sonra çıkardığı albüm az kelimeyle söylenmiş güçlü bir aforizma gibi. Dingin, rafine, ustalıkla işlenmiş ama karmaşaya yer vermeyen dengeli parçalardan oluşan albüm özenli bir dinlemeyi hakediyor. Özellikle parçaların uzun oluşu olası konsantrasyon kopukluklarında sizin de albümden kopmanıza yol açıyor. Aman dikkat!

Bu gönderiyi paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir